23 Haziran, 2023

Devlet ve Hukuk

 

Mehmet Ocaktan Müslümanların devlet ve hukuk anlayışları konusunda Karar Gazetesinde art arda iki yazı yayımladı. Her iki yazıda değinilen hususların Müslüman toplumların geleceği açısından son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle söz konusu yazıların bazı bölümlerini aktarmayı yararlı buluyorum.

M. Ocaktan 19.06 2023 tarihindeki “Hukuksuzluğa cevaz veren hukukla kriz biter mi?” başlıklı yazısında, “... genel anlamda Müslüman toplumların ‘devlet tasavvuru’, evrensel hukuk normlarına dayalı bir ‘hukuk devleti’ anlayışıyla örtüşmemektedir” şeklindeki tespitinden sonra şunları söylüyor:

“...Ne yazık ki bu toplumu oluşturan farklı dini, ideolojik ya da kimliksel aidiyete mensup hemen bütün toplum kesimleri için insan hakları temeline dayalı ‘hukuk devleti’ anlayışı kesinlikle hayati bir ihtiyaç değildir. Çünkü Müslüman toplumlarda ‘siyasi meşruiyet’in kaynağı büyük ölçüde hukuk değil, devletin bekası için otoriteye itaati esas alan yaklaşımdır.

Maalesef yüzyıllar içinde Müslümanların siyaset felsefesindeki tavırları değişimci ekole göre değil, meşrulaştırıcı ekole göre şekillenmiştir.

İslam tarihinde ulemanın ‘istibdada cevaz verme’ niteliği taşıyan fetvalarını ’ayak uydurma fıkhı’ olarak tanımlayan Muhammed Muhtar Şankıti’nin bu konudaki şu ifadelerinin günümüz sorunlarına bakışta farklı bir pencere açacağı kanaatindeyim: “Tarihin akışı, İslam siyasi fıkhının genel olarak ‘ayak uydurma, cevaz verme’ fıkhı olmasına hükmetmiştir. Bu yüzden İslam kültürüne ‘siyasi meşruiyet’ mantığından ziyade ‘siyasi şer’iyye’ mantığı hakim olmuştur. İki terim arasında büyük bir farklılık vardır. Bilindiği üzere ‘siyet-i şer’iyye’ kavramı tarihimizdeki terimlerden biridir. Bu terim; ilkelerin, baskıcı gücün gerçekliğine uyum sağlamasına ve meşru bir siyasi otorite kurmaktan ümit kesildikten sonra istibdat yönetimi altında kurtarılması mümkün olanı kurtarmaya çalışma esasına dayanan ‘ayak uydurucu fıkhın’ bir ürünüdür. ‘Siyasi meşruiyet’ ise gerçekliğin ilkelere uymasını talep eden hukuki bir kavramdır.” (İslam Medeniyetinde Anayasal Kriz, s.60)”

Mehmet Ocaktan 21.06.2023 tarihli Karar Gazetesi’nde yayımlanan “Sözleşmeye dayalı ahlaki yönetimden krallık ve saltanata” başlıklı yazısında ise şu hususları dile getirmektedir:

“Bugünden geçmişe doğru Müslüman toplumların oluşturdukları yönetim biçimlerine baktığımızda, ne yazık ki olumlu örnekler bulmakta güçlük çekiyoruz. Ancak toptancı bir yaklaşımda bulunarak haksızlık da etmemek gerekiyor.

Zira biliyoruz ki ilk dönem Müslümanları, özellikle Hz. Peygamberin hayatta olduğu o günün mütevazi şartlarında ‘Şura’ mekanizmasını düzgün işleterek sıhhatli bir yönetim modeli oluşturmuşlardır. Ancak Hz. Peygamberin vefatı sonrasında hem Arap toplumundaki kabile asabiyetinin baskın hale gelmesi hem de dünyadaki yeni gelişmeler, Müslümanların mevcut yapılarını daha kırılgan hale getirmiştir.

Bir kere Müslümanların kurduğu devletin sınırları genişlemiş, demografik yapı farklılaşmış, ticaret ve ekonomide yeni güç dengeleri oluşmaya başlamıştır. Bunun sonucunda doğal olarak farklı görüşler ve farklı inanç haritaları ortaya çıkmıştır. Haliyle bu yeni toplumsal güç odakları, aynı zamanda devletleri parçalanma ve çözülme gibi tehlikelerle de karşı karşıya bırakmıştır.

Kültürel ve ekonomik anlamda farklılaşan bu yeni dönemde artık Müslümanların önünde fırtınalı yıllar vardır. Görüş ve mezhep farklılıkları doğal olarak, düşünsel planda birliğin nasıl sağlanacağı Müslümanların en önemli sorunlarından birisi olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Yeni dönemin en belirleyici iki eğiliminin nakil ve akıl olduğunun altını çizen Muhammet el-Cabiri bu konuda şöyle bir tespitte bulunuyor: “Birinci kısmın çevresinde kümelenenler, feodal veya yarı feodal güçler ile kırsal kesim ve şehirlerde maddi ve fikri geriliği temsil eden zümrelerdi. İkinci akım ise önce Mu’tezile sonra da filozoflar tarafından sözcülüğü yapılan ilerici ve atılımcı yeni güçler tarafından savunuluyordu.” (Felsefi Mirasımız ve Biz, s78)

O dönemin kendine özgü şartları dikkate alındığında, Müslümanların elindeki tek gücün ‘akıl’ olduğunu belirten Cabiri diyor ki: “Sadece akıl, varlığın sırrının künhüne vakıf olmaya ve izlenecek yolu belirlemeye güç yetiren evrensel bir kuvvettir.”

Ancak hemen belirtmek gerekiyor ki Malik b. Nebi’nin ‘yükseliş’ ve ‘ruh’ dönemi olarak tanımladığı nebevi dönem ile Raşit halifeler döneminin sonunda başlayan fitne ateşi, Hicretin 38. Yılındaki Sıffin savaşı ile birlikte giderek geniş bir alana yayılmaya başlamıştır. Daha da dramatik olanı, bu olayla başlayıp günümüze kadar devam eden hatalar zinciri, ne yazık ki Müslüman toplumların sadece ellerindeki ‘akıl’ gücünün zayıflamasına değil, ahlaki üstünlüğü kaybetmelerine de yol açmıştır.

Bugün bakınca daha iyi anlıyoruz ki Sıffin, aynı zamanda Müslüman toplumda yeni yeni oluşmaya başlayan demokratik İslami yönetim tasarımının seyrini engelleyen bir dönüm noktası olmuştur.

Şankıti, Malik b. Nebi’ye dayanarak bu dönemi şöyle değerlendiriyor: “Sıffin, İslam’daki sözleşmeye dayalı siyasi ve ahlaki değerler manzumesinden ona tamamen zıt olan temellük ve zorbalığa dayalı değerler manzumesine geçişin, Malik b. Nebi’nin deyimiyle ‘Medine atmosferi’nden ‘Dımaşk atmosferi’ne geçişin başlangıcıdır. İslam devlet merkezinin Medine’den Dımaşk’a taşınması sadece coğrafi bir intikalden ibaret değildir; tam aksine bu taşınma, hilafet değerlerinden mülk (krallık, saltanat) değerlerine geçişi temsil eden ahlaki bir dönüşümdü aynı zamanda.” (İslam Medeniyetinde Anayasal Kriz, s.55)

Maalesef bu ahlaki dönüşümle birlikte saltanata dönüşen Müslümanların yönetim anlayışı, Emevilerden Abbasilere ve Osmanlıya uzanan çizgide dinin, otoritenin emrine girmesiyle sonuçlanmıştır.

Dinin ulus devlet ideolojisi olarak modern bir araç haline getirilmesi, iç ve dış muhaliflere karşı bir silah olarak kullanılmasının Abdülhamid döneminde başladığını belirten Sami Zubaida bu konuda şu tespiti yapıyor: “İslam’ın devlet kontrolüne girmesi millileşmesi bağlamında din benzerliği hükümdar ve devlete bağlılığın temel bir unsuru haline geldi ve dini muhalefet fesat olarak görülmeye başlandı.” (İslam Dünyasında Hukuk ve İktidar, s.219)

Kabul etmek gerekiyor ki Müslüman dünya olarak yüzyıllar öncesinden devraldığımız kültürel mirasımızın tasavvuru ile şekillenmiş bir hayatı yaşıyoruz. Dolayısıyla bu gerçeği kabullenmeden, bugün Müslüman ülkelerin içinde bulunduğu hukuksuzluğu, adaletsizliği, insan hakları azlığını ve bilimsel geriliği anlamak ne yazık ki mümkün değildir.”

Ocaktan’ın tespit ve değerlendirmeleri bence önemli. Kanaatimce üzerinde daha çok düşünmeyi gerektiriyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder